Opis Ailem

Burak Bey’le tanıştık. Can Bey lobiye götürdü beni “ öyle bakma özlem, artık burası senin işyerin, buraya alışmalısın. Ben her gün gelemeyeceğim….”

Alıştım hem de normal bir alışmak değildi bu olan. Önce tanımaya çalıştım, karakterleri anlamaya yordum, tüm zihnimi üstelik çatıştım hem de ellerim titreyerek… “ işte, ben sizinle konuşmak istemiyorum!” özürler diledim, özürler dilendi. Ağladım bazen yanlarında, “annem, kalp krizi geçirmiş dün gece…”

-“ Hemen git Özlem, durma burda 1 dk daha” hastanede aradı şefim.  Akıl verdi bana kariyer, aile, evlilikler konusunda.

Tarık Abi’m var benim, tüm sorunlarımın yakın tanığı yeni satış şefim. Abi diyebilmek için 5 ayımı verdim. Artist, havalı ama babaların da babasıydın işte. 3 yaşındaki kızı Asya’nın arkadaşıyım ben. Ötesi yok işte…

Ufuk Uysal’ım mesela , napolitenlerim, kaave falı ile içilen Türk kahveleri ve aslında tüm zor zamanlarımda yanımda seni bulmam. Tüm zor zamanlarında yanında olmak istemem.  16 Eylül’ler, tartışmalar yaşayıp sonra pişmanlıkla whatsapp iletilerim, şakalar komiklikler…

Ben Deli Emin..

Sami  Müdürüm, karşı odadan bağırması mesela “Selmaaaaaaa Hanımmmmmm……” heceleyerek konuşan o bilmiş yapısının üzerime bulaşması daha fazla küstahlaşmam ve önüme gelene “hee sanki google’ın ceo’su olacak” demelerim. Ayşen Gruda’ya benzetmelerin, modadan bir türlü anlamamam ve aslında en güzel renklerden biriydin sen.

Goncamız, hırsından da yıldım bi ara satış hızından da J Beni beğenmemesi, başlarda artistlenmesi filan her şey bir yana bağıra bağıra satış yapması, altın çağında tanımalısın onuJ Ayrı bi renktin be goncik

Emremiz, stresli ve zor dönemlerinin öncesinde gereksiz tartışmamız. Zor zamanlarında özür dileyemeden, bayiye döndüğü anda sarılmam  belki… “Her şey inşallah daha da düzelir emrecim” Umut bebek umudun oldu, pes etmek yoooooookkktu işte.

Bahadır… O  lacivert ceketin yok mu? İskitler ekibimiz de ayrıdır bizim. Hep çalışmak istediğim bi kadro. Ahmet Abimiz, Levent’imiz, Baki’miz… Teslimatı haber verirler, işini mümkün olduğu kadar kolaylaştırırlar.

Bahadır diyorum ya, müdürden azar yer ama bana yansıtmaz işte. Öyle değerlidir Bahadır. Ben ağlarken arar “ben sana moral vercem ama sen ağlama” dayanamam bir kez daha hıçkırıklar.

Özge’cik, Sezercik… Her şeyimdir Ayşe, Ufuk, Özgecik… Ağlamalarım onların yanındadır, kahkahalar yine birlikte… Ben iş yapmak isterim, dostluk kurmuşum farkına varmadan. Bu ekip, opis ailem. Satış ailem.

Satış müdürüm Orhan Bey… Sert , kızgın görüntüsü her zaman korkutmuştu beni, zorlanmıştım. Hatta sorunlarımı anlatamamıştım fakat hatırlıyorum deliler gibi hastayken “sen git, hallederiz biz.”

-“ Ama Orhan Bey ctesi günü şubeler de kapalı, satış olursa kaçmasın, gitmemeyim ben…”

-“ Sen git, dinlen… Hallederiz.”

Doğum günümde pastamı götürdüğüm zaman benden memnun olduğunu öğrenmem. Bu benim için çok zordu, bunu Orhan Bey’den duymak çok zordu.

Bir film vardı “isyan” diye… Kara ütopyaydı bu, yeni bir dünya düzeni ve burada duygulara yer yok. Duygular acizleştirir ve başarısızlaştırır. Profesyonel bakamaz bir süre sonra bireyler, ilerleyemez, takılır kalır…  Doğru bu muydu sence?

Doğru neydi biliyor musunuz? Bunca değerli insanı tanımama neden olan Opis Ailesi’me sonsuz teşekkür edebiliyor olmam.

Venüs Projesi

Gün pazar ve ben kara ütopyalarla, karışan Orta Doğu’yla, ülkemdeki yok olan yeşil alanlar ve hidroelektrik santralleriyle, yanımdan bir saniye dahi ayırmadığım radyasyonuyla ölümü her geçen dk. çoğaltan akıllı telefonumla yepyeni bir sabaha uyandım. Pazar günleri güzeldir bilirsiniz, işte ben de bu pazar kendimi evime hapsetmek istedim. Biraz Hollywood filmleri izleyerek kendimi o büyülü alışveriş merkezleri ve satın almalarımı alışkanlık haline getirebilirdim. Daha mutlu olabilirdim, en azından dünya için, kendim için belki de.

Zeitgest’i 4-5 sene evvel izlemiştim, şimdi biraz daha büyüdüm. Bu yaşımda tekrar izlemek istedim, o zaman çok sinir bozucuydu çünkü. Amerika gibi bir güç nasıl bu kadar canavarca hareket edebilirdi… Piyasaları zaten anlamazdım.

izledim, üzüldüm, sinirlendim, paniğe bile kapıldım işin gerçeği. Sonra Jasque ismini alt yazıda gördüğüm yaşlı bir bilge Venüs Projesi (The Venus Project) diye bir dünyadan/oluşumdan bahsetti.

Venüs Projesi yaratıcısı Jasque Fresco kimdir? 

Jacque Fresco (d. 13 Mart 1916) kendi kendini eğitmiş bir endüstriyel tasarımcı, toplum mühendisi, mucit, yazar, konferansçı, fütürist ve Venüs Projesi‘nin yaratıcısıdır. 1916 doğumlu olan Fresco, 1929’daki Büyük Buhran sonrasında insanların çoğu için maksimum fayda sağlayacağına inandığı bir sistem geliştirmeye koyuldu: Venüs Projesi. Venüs Projesi, 1970 ortalarında Jacque Fresco ve partneri Roxanne Meadows tarafından başlatıldı. Hayatını ve yaptığı işleri anlatan Future By Design (Planlı Gelecek) 2006 yılında yayımlandı. Bu tarihe kadar enerji etkinliği, doğal kaynakların yönetimi, gelişmiş otomasyon üretimi ve güçlendirilebilir bütüncül şehir tasarımları gibi konuların topluma sağlayacağı faydalar üzerine yazılar yazıp konferanslar düzenledi. (Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Jacque_Fresco; Erişim Tarihi: 01.09.2014)

Venüs Projesi’nin bize öngördüğü görsellerle, kaynak bazlı sistemi anladığım kadarıyla aktarmaya çalışacağım. Belgeselde yaratıcı diyor ki,

  • Şu anda piyasalarda etkin sistem, para/kar hedeflidir. İster ideolojiniz komünizm, sosyalizm, kapitalizm olsun hiç farketmez hepsinin temelinde para vardır. Bu yüzden paraya dayalı ekonomi artık çökmek üzeredir.
  • Yozlasan devletler ve insanlar, kar güdüsüyle üretilen ürünler ve buna bağlı olarak tüketim çılgınlığı ve aslında “kıt kaynakların” sorumsuzca kullanılabilmesi en büyük sorun. İnsanoğlu 2014’lü yıllarda hibrit teknolojisi, rüzgar ve güneş enerjisinden faydalanabilecekken, ekolojiye zarar veren kaynaklardan (kömür, petrol vs) medet umuyorlar.
  • Kaynak bazlı ekonomik sistem geliştirilebilir. Kaynaklar doğru kullanılırsa “kıt” değildir, teknoloji insanoğlunun bir uzantısıdır. Rakibi veya ikamesi değil. En basitinden kendi ülkemizden örnek verelim biz hala yaşam odaları tartışırken bunu teknoloji ile fevkalade üstesinden gelebilirdik. Gelebiliriz. Çünkü kömüre ihtiyacı olmayacak devletlerin, çünkü trenler mıknatıs gücü ile tekerlek olmadan sürtünerek ulaşım sağlanacak.
  • İnsanlar teknolojiyi ve bilimi geliştirmek üzere çalışacaklar, köleleşmek için değil.

Diyorlar ki, kanunlar boşuna… Biz teknolojimiz ile trafik kazalarını bile önleriz. Siz kanun koymayı bırakın, bu yol kaygandır levhası asmak yerine, asfalta madde dökersin ve kimse kaza yapmamış olur veya alkollü araç kullanan şoförler için araçlara bir sensör yerleştirirsin, belirli bir mesafeye kadar yaklaşabilir. Bu bence yapılabilir?

Gazze’yi düşünüyorum, bazı iş adamları daha fazla kazanabilsin diye babasız kalan Soma’lı çocukları, kendimi düşünüyorum, kendi ülkemde yeteneklerimi kullanamadan, kendimi tanıyamadan, ülkeme veya dünyaya bir şey üretemeden ölüp gideceğimi… Çocuğumu düşünüyorum, savaşa maruz kalırsa pişmanlığımı…

Düşünüyorum..

Başka bir dünya neden olmasın?

Kredilerim ve Stresinin Yönetimi Üzerine

Resim

1. Aşama: Kredi İşlemleri

Satışı kesinleşmiş müşterimizi masamıza davet ederek süreci başlatıyoruz. Bilgileri ilk ağızdan alıyor, esgm sisteminden SGK bilgilerini teyit ederek sistemimize girişi yapıyoruz. Aslında iş çok basit, kredi gir, onay bekle falan filan. Oysa stresli olan kısım zaten işin işleyişi değil, bu çoklu sektörün iç içe girmiş, tüm damarlara “hız” faktörü sızdırılmıştır. Satış hızdır, hız paradır bir çok sektörde. Hız müşteri kazanımı, hız banka imajıdır.

Her meslekte olduğu gibi stresin dozu son noktadır bizde de. Müşteri vardır, müşteri vardır. Kimisi faiz oranına önem verirken, kimi için yarım saat içinde imza almak, hem de bayide 🙂 bu güzel bir hizmettir aslında. Müşteri kısmı tamam ama bu defa da satışla ilgilenen danışman arkadaşlarımızın hız tutkusu girer devreye. “Hadi özlem, onaylat nolur” iyi ama sistemle konuşamam ki 🙂

Sinirler gerilebilir, hoşgörü her zaman kazanabilir aslında,.

“Hiç kimse kendinden menkul bir Ada değildir; herkes Kıtanın bir parçasıdır, bütünün bir parçası; eğer deniz bir parça toprağı alıp götürse, Avrupa eksilmiş demektir…”
John Done

Alıntı derin oldu fakat son haftalarda yaptığım meditasyonlardan, zihnimi boşaltmaya, sinirlerimi yatıştırmaya çalıştıktan sonra tekrar söyledim kendime. “Sen leopar karşısında kalan bir geyik değilsin, bu stres seni başarısızlığa götürür.”

Nope, pls calm down lem.

Sevgilerimle

8 Mart’lar

Emekçi Kadınların, kadınlar gününü kutlamakla yazıma başlamak istiyorum.

Bu 8 Mart davası nereden çıktı ve nereye doğru gidiyor kısaca özetleyelim;

8 Mart 1857′de New York’ta bir tekstil fabrikasında 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları için greve başladı. Fakat polisin işçilere saldırıp işçileri fabrikaya kilitlemesi ve ardından çıkan yangında çoğu kadın 129 kişi hayatını kaybetti.

Bu olay ilk kez Danimarka’nın Kopenhag kentinde 26-27 Ağustos 1910 tarihinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) gündeme geldi ve tekstil fabrikasında hayatını kaybeden kadınlar anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisi getirildi ve kabul edildi. Öneri kabul edilmesine rağmen tarih kesinlik kazanmamıştı ve Dünya Kadınlar Günü ilkbaharda kutlanıyordu. (http://www.kadingozu.com/dunya-kadinlar-gunu-nasil-ortaya-cikmistir; Erişim Tarihi:08.03.2014)

Haliyle günümüz kadınlarının toplumun yüklediği rolleri, iş hayatındaki yaşanılan sorunları, evlilik hayatındaki işkenceleri, taciz, tecavüz, çocuk tacizleri, töre gibi konuları gözler önüne sermek istemektedirler.

Neden sadece Kadınlar Günü değil ?

Kadın olduğumuz için yaşadığımız bin bir çeşit baskı ve tacize rağmen bugünü hala çiçekler ve pırlantalar ile kutlayabilen hemcinslerim var mıdır, vardır. İnanırım.

2002 – kadın 66
2003 – kadın 83
2004 – kadın 164
2005 – kadın 317
2006 – kadın 663
2007 – kadın 1011
2008 – kadın 806
2009 – kadın 953
2010 – kadın 217
2011 – kadın 160
2012 – kadın 210
2013 – kadın 237

(http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/332/2013-yilinda-oldurulen-kadin-kardeslerimiz; Erişim Tarihi:08.03.2014)

8 Mart Emekçi Kadınlar’a adanmış olan bu günün, kapitalizmin ayak bağı olacağından hiç kuşkusuz eminim. Bunu rahatlıkla öngörebiliyorum, Facebook sayfamdaki online ve radyoda dinlediğim reklamlardan sonra…

Resim Oysa bizim derdimiz örgüt içi cinsiyet ayrımcılığı, aile içi taciz, şiddet, tecavüz ve hakaretler, sosyal olarak üzerimize damgalanan sıfatlar, etiketler, alışveriş çılgınlığı, psikolojik ve zihinsel olarak savaşmamız gereken bir dünya yaratırken, ufak terfiler, ücret artışı, doğum izinleri, pahalı hediyeler, kuaför çekleri ve hediye kuponları ile sorunlarımızı çözemeyeceksiniz.

Daha fazla eğitim hakkı, daha fazla seçilme hakkı ve eşitlik….

Bir sır daha vereyim istiyorum sizlere son olarak; Maden Mühendisliği’ni bitirmiş kadın arkadaşlarımın yer altına inmeleri yasaklıdır. Kadın olduğumuz için…

Güldünya Tören ve tüm töre uğruna katledilmiş emekçi kadınlarıma,

İşçisinden tutun da dişiyle tırnağıyla yönetici olmuş kadınlarıma,

Aldığı her nefeste kendini sorgulama zorunluluğu hisseden kadınlarıma Selam Olsun…

Aylin Aslım’ın Güldünya Tören için 32.Gün programında söylediği şarkıyı dinlemenizi öneririm.

Liderlik

image

Gece gece yine telefona sarıldım sizler gibi, e-kitabım, el kitabım, başucu kitabım “savaş sanatı”m.
Askerlikle en ufak bir bağlantı kuramadığım bu kitabı hep iş, sosyal ve özel hayatımda farklı açılardan bakarak, sonuca daha çabuk ve verimli şekilde ulaşacağımı düşünerek devam ediyorum. Her paragrafta büyüleniyorum, o da işin hedonik kısmı zira gözlerim önemlidir her zaman.
1_güven: askerle komutan arasında kurulması gereken en önemli duygu. Bir yöneticiden beklediğim, saygı duymamı sağlayacak tek şey, oysa yine karamsarlık yükleyeceğim ki, business life dedikleri o camlı odalarda güven sadece zarftan ibaret…
_Bize guvenin efendim firmamız her zaman müşterilerine değer olarak bakıyor…
Zarf olduğunu söylemiştim.

Güveni veremediğiniz ekibiniz hem kısa vadede firmaya, uzun vadede çalışana zarar verecektir. Motive edilmeyen, eleştirilmeyen, yönlendirilmeyen çalışandan verim alamayacak, üstelik yanlış yönetici ile çalıştığı için yeteneklerinden bihaber yaşamaya devam edecektir.

Güvenilmeyen insan yalan söylemeye meyilli olacak, korku/baskı kaynaklı davranış sergileyerek ay sonu yatan maaş ve prim odaklı_en maliyetli şey dediğim_ zamanı zayi edecektir.

Her çalışan, bir yönetici için evlattır. Onu yönlendirmekle, en iyisini öğretmekle ve yapılan hataları düzelterek kaybı sonrası için minimize etmekle görevlidir.
Yoksa bu güvensizlik/motivasyon eksikliği duygusu onarılmadıkça personel devir hızınız artacak, verimlilik kuvvetle muhtemel düşecektir. Insan viraldir. Etkilenir, özdeşim ve empati kurar.

Her insan hem firma hem de kendisi için bir değerdir.

Sevgilerle

Müşteri ve İlişkiler

Masamda oturuyorum. Son 2 gündür kredi girişleri durağan, satış ise son derece agresif. İnsanları izliyorum, müşteriler, danışmanlar, müdürler, çocuklar ve biz çalışanlar. Kendimi izlemek istiyorken, 2.el Satış masasından sesler geliyor:

-evet efendim sizin aracınızda sunroof olacaktır.

Danışman arkadaşım… Gerçekten seviyorum. Engelli müşterimiz 50-55 yaşında ve hayatımda kimseden duymadığım o tatlı diliyle öyle güzel dualar etti ki. Halbuki hepimiz işimizi yapıyorduk, hayır o güzel gözleri görmüş ve buraya yazamayacak kadar engellerin arasında savaşmaya çalışıyordu. Satın aldığı o arabaya bile binmesi öyle sıkıntıydı ki. 2 bacağı da çalışmıyor, diz kapakları üzerinden yürüyordu.

Utandım…

Utanıyorum…

Engelsiz dünya, hayali kuramayan mimarların, mühendislerin, öğretmenlerin var olduğu bu “bencil ülkemde” her şeyin düzeleceğine inanmıyorum.

Siz kaldırımlara “sarı şeritleri” monte edebilirsiniz, kafanızdaki o kokuşmuş siyahlıkları gideremediğiniz müddetçe …

Uzun lafın kısası; ben profesyonel olamıyorum. :/

Sun Tzu = (Marka Stratejileri vs İnsan Kaynakları)

Sun Tzu, Çinli bir general olup, askeri hiyerarşiyi ve aslında “Savaş Sanatı”nı yazarken, savaşın ne olduğunu,  kazanma, kaybetme, silah ve güç kavramlarının  üzerinde durmuştur. Özet olarak, Sun tzu’ya göre savaşta hiç bir zaman kazanan olmadığı, savaş eyleminin maliyetli ve her iki tarafında kaybıyla sonuçlandığından söz etmiştir. Asıl irade, savaşmadan kazanmaktır. Bunun için, düşmanı tanımak, dolayısıyla öncelikle kendi gücünüzün farkında olmanız gerekmektedir.

Biz adı geçen bu yapıtta, ‘mücadele’ kavramı altında gelişen bölümü irdelemek ve marka kavramına uygulamak istiyoruz. Sun Tzu’da belirtilen düşmanlar, günümüzün rakip markalarıdır. Üstünde özellikle durdugu savaş alanı, acımasız rekabet pazarıdır. O dönemde kullanılan silahlar, araç gereçler, tüm lojistik etkinlikler, günümüzün ‘tanıtım araçları ya da iletişim kanalları’dır. Savaş alanı için yapılan harcamalar, markalara ‘değer’ katmak için yapılan çalışmalardır. ( Ilıcak, G ve Özgül R.  Erişim Tarihi: 17.05.2013, http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/C3S1Sosyal/95.pdf.)

Bilimsel belgemizi ortaya koyup, mevcut durumuzu ele alalım; işsiz kavramını bir kenara atıyor “henüz bir işe sahip olmayan” sıfatını karşılayacak olan “biz” zamirini kullanarak ilerliyoruz.

Biz; eğitim sürecimiz boyunca, mezuniyetten sonra bu sürecin geleceğini biliyor, anlıyor ve algılıyorduk da. Bu süreç için, derslerimizi notlar almak için değil anlamak, kendimizi geliştirmek, olayları/durumları farklı perspektiflerden görebilmek için uğraşıyorduk.

Derin bilgi, sıkıntıyı sıkıntının oluşmasından önce.
tehlikeyi tehlikenin oluşmasından önce, yok olmayı yok
olmadan önce, belayı bela gelmeden önce kestirebilmektir. 

Sun Tzu/Savaş Sanatı

     Biz; tek noktaya kanalize olmadan “farz-ı misal; işletme okudum bankacı olacağım.” değil, sermaye piyasaları, hukukun bazı alanları, pazarlama bileşenleri, insan kaynakları, organizasyon gibi bölümle yakından ilgili alanlardan ziyade, fotoğrafçılık, müzisyenlik, meditasyon koçluğu, yazarlık, grafikerlik, empati geliştirme, enstrüman çalabilme gibi hobilerle uğraşıp, düzene de karşı çıkıp, kendi kahramanımız olmuştuk ki sabırlı olmadan bir işte yetkinlik kazanılmayacağını öğrenmiştik.

Güçlü davranış, beden tarafından zorlanmadan
önce bedeni eğitmekte, zihin tarafından idare edilmeden
önce zihni hazırlamakta, dünya tarafından yönetilmeden
dünya üzerinde çalışmakta, görevlerin baskısı altında kalmadan görevleri yerine getirmektir.

  Sun Tzu/Savaş Sanatı

     Biz; en zor zamanlarda umudu yitirirsek, hiçleşeceğimizi, kendine inanmayan bir insan olmanın erdemsiz, saygısız bir davranış olduğunu bilirdik. Okulun ilk günü, ailenin yanından ayrıldığın o ilk günler. Yalnızlık, sen kendini koruyamazsan, kimse koruyamayacak, tanımadığın insanlarla konuşursun, tanışırsın, sevmezsin ama hoşgörüyü öğrenirsin. Sevilmezsin ödevini farklı yaptın diye, azarlanırsın kapıyı iki değilde üç kez çaldın diye susarsın, bu hayat senin hayatın, çok tökezlersen her defasında kalkamazsın çünkü. Öğrenmiştik; bu sefer okuyarak değil, deneyip  yanılarak, deneyip kazanarak nihayetinde.

Derin bilgi prensibi ile sıkıntıyı düzene, tehlikeyi
güvene, yok olmayı varolmaya, belayı başarıya döndürebilmek mümkündür. Güçlü davranış ile beden uzun ya-
şama, zihin ile derin düşünce yeteneğine, dünya barışa,
görevler başarıya kavuşturulabilir.

Sun Tzu/Savaş Sanatı

    Biz adı geçen bu yapıtta, ‘mücadele‘ kavramı altında gelişen bölümü irdelemek ve marka kavramına uygulamak istiyoruz. Sun Tzu’da belirtilen düşmanlar, günümüzün rakip markalarıdır. Üstünde özellikle durduğu savaş alanı, acımasız rekabet pazarıdır. O dönemde kullanılan silahlar, araç gereçler, tüm lojistik etkinlikler, günümüzün ‘tanıtım araçları ya da iletişim kanalları’dır.

Savaş alanı için yapılan harcamalar, markalara ‘değer’ katmak için yapılan çalışmalardır. ( Ilıcak, G ve Özgül R.  Erişim Tarihi: 17.05.2013, http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/C3S1Sosyal/95.pdf.)

Şimdi tekrar ediyorum; mücadelemiz; inancımızı koruyarak, özgüvenimizi her defasında update ederek “istediğimiz ve başarılı olabileceğimiz iş” bulabilmek.  Düşmanlar; tembellik, körelmek, insanlara bakıp imrenmek, kıskanmak, kendinizi başarısız hissetmek gibi. Savaş alanı; kariyer, yenibiris, secretcv ve devamı iş görüşmeleri, kendimizi dürüstlükle anlatmak zorundayız. Biz kimiz? Neyiz ? Neden biz’iz ? Silahlar; sahip olduğumuz ve olacağımız; dil gelişimi, ilgi alanları, yetkinlikler, kişilik, referanslar, okul, projeler gibi.

Savaş alanı için yapılan harcamalar, hayatımıza değer katmak için yapılan çalışmalardır.

Saygılarımla

“teori=Tecrübe=pratik” vs Newest

Son zamanlarda en iyi yaptığım şey “looking for my job”  ve “I’m going to discuss the company.”  Sıkı bir dönem, sadece nesnel pekiştireçler değil öznel olanları da iyi algılatman veya hissettirilmen gerekiyor.

Biz gizli işsizler, “işsiz ama güçsüz” tanımında yeni bir akım yaratıp, neounemployed yani, işsiz ama güçlüler. Evet onlar biziz. Yeni mezunlar, her iş görüşmesi bir hayal kırıklığı, insan kaynakları olmayan “şirketler”, genel müdürlerle yapılan “ciddiyetsiz” görüşmeler…

Görsel

İş görüşmesindeyken, telefonda tanımadığın, tanımayacağın seni ilgilendirmeyen meseleler hakkında bilgi sahibi olman, ardından gülümseyerek, “rica ederim,problem değil…”

Problem o değil zaten.

Tek düze insan, tek düze yönetim, tek düze liderlik ve lafa gelince “teoremler okulda kaldı” hayır efendim, bu teoremler yaşamda başladı.

Sanayi Devrimi başladı, makina-insan dizaynı geliştirildi “fakat hala Taylor’lar var günümüzde. Ben gördüm. Kitaplarda, okulda değil, hayatta iş görüşmelerimde…”

Yeteneklerimiz var bizim, bir inancımızı, “başaracağımıza” dair. fakat çok zor bir dönem, firmaların insan kaynakları hiç profesyonel çalışmıyor. 

Patronların elinde cv, daha yeni eline almış, soruyor:

“Özlem Hanım, neden grafik işine başvurmadınız?” tutamıyorum kendimi, sabırlı olmam lazım;

“Çünkü lisans eğitimimi tamamladım, eğitim gördüğüm alanda kariyer yapmak istiyorum. Pazarlama alanında Bosch Ankastre Serilerini ve Beğenmeli ürün kavramını inceledim, Akıllı telefonlarla ilgili pazarlama araştırmaları projesinde yer aldım. Yüksek lisansımı pazarlama ya da organizasyon üzerine düşünüyorum. Ben pazarlama konusunda bilgiliyim.” Benim bilgilerimi kullanın ve bu bilgileri kullanmama izin verin diye bağırıyorum oysa bir fısıltı kulaklarımda

” Özlem Hanım, teori çok farklı.”

Ne yani, pazarlama kitaplarım hiç bir temellendirme yapılmadan mı yazıldı? Hayır her şeyi kabullenebilirim ama bölümüm, eğitimimin kağıt parçalarından ibaret olduğunu asla kabullenmeyeceğim. Ben ne yapabileceğimin farkındayım, zekamın, kapasitemin, bilgi ve beceri, algılama ve iknamın farkındayım.

Yalnız şu konuda hak verebilirm, İnsan kaynakları derslerinde;  Beceri- kişilik envanteri, CV Değerlendirme, Stres Yönetimi ve Beden Dili gibi konular hakkında bilgi verilmişti.

Ben 4 senede sadece İŞLETME eğitimi almadım, koskoca 4 senede insan ilişkilerimi geliştirdim, tek başıma sorunların üstesinden gelmeyi öğrendim, bir projenin altından tanımadığın insanlarla kalkmayı hallettim.

Ben 4 sene gerçek bir iş için eğitim aldım. Biz tecrübesiz değiliz. Bunu kabullenmeyeceğiz.

Saygılar bizden…

Siyah/Beyaz vs Renkli

Eraserhead 1977 yılında çekilen korku filmi. Zaten eskilerden de farketmiştim de ben bu siyah beyaz filmleri ayrı bir sevdim. Sanki o zamanda renk yokmuş gibi, tasavvur edemiyorum, aklım almıyor izlerken o renkleri. Sadece iki renk var bir siyah bir de beyaz.

Eraserhead’i izlerken aklıma bir fikir geldi, yahu artık androphone olduk gidiyoruz renkli tv.lerin yanında bir de evlerimizde sadece ve sadece siyah/beyaz severler için, günümüz filmlerini, dizilerini, klipleri, kişileri ve olayları ne derseniz deyin “renkli ne varsa gözümüze görünen” siyah beyazını gösterecek şekilde sunsalar önümüze.

Vestel, arçelik, sony, lg, samsung vs evet renkli tv.lere entegre edilmesin, ayrı bir tv olsun ve bu fikir biraz da geliştirilsin ve etkileyici bir reklamla tüketiciler güdülensin ve ihtiyaç çıksın ortaya.

Sayısal yayınların başlamasına kadar televizyon izleyicisi sadece alıcı durumunda idi. Sayısal yayınlar sayesinde kullanıcının etkileşime geçmesi süreci başladı. İzleyicilerin sürekli alıcı olması, televizyonun kolay ulaşılabilir bir “kaynak” olması, kullanılan etkili görsel ve işitsel öğelerle etkisinin yüksek olması, birçok aydının televizyona soğuk bakmasına neden oldu. Günümüzde televizyon yayıncılığının ilk amacı, reklam ve ticaret üzerine kuruludur. Ancak toplumda psikolojik etkisi de oluşmuş ve televizyon bağımlılığı olarak tabir edilen bir rahatsızlık ortaya çıkmıştır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Televizyon)

Gel gelelim gerçeğin komik yanına, reklam ve ticaret üzerine yaratılan bir kara kutu nihayetinde tv bağımlılığına yol açması çok da kötü değil, gelelim bu bireylere bir de siyah/beyaz algısı yaratalım.

Bence güzel olur 🙂