Kategori arşivi: Köşe Yazılarım

10 Kasım

Yas günü, siren seslerine karışan korna sesleri ve kanımı her sene olduğu gibi donduran o yas duygusu. Bu hissiyat bir özlem, bu hissiyat bir tutku, bu hissiyat çocuklukta tanıdığım, fikirlerine inandığım, bugünlerimde emeği olan, bilim adamı, edebiyatçı, matematikçi, düşünce adamı, komutan ve lideri kucaklama isteği.

Harf devrimim benim, batılılaşmam, özgürlüğüm, kurtuluşum emperyalizmden, sanayileşmem, köy enstitülerim, kadın haklarım, seçme ve seçilme iradem, fikirlerim ve aslında devrimim benim.

Bir Sartre gibi, bir Cem Adrian gibi, bir Fidel gibi, bir Lenin gibi…

“…Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk… Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli ALFABE’yi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli ABECE’ye geçilen Harf Devrimi başta olmak üzere, bir dizi çağdaş ve aydınlanmacı cumhuriyet devrimlerini bu kadar kısa sürede biz asla başaramazdık. Atatürk sosyalist olsa da aynı şeyleri yapardı. Kendinize başka esin kaynağı aramayın… Büyük bir deha ve komutan olan Kemal Atatürk’ün kıymetini bilin ve kendinize başka önder, yol ve yordam aramayınız…”  diyen Fidel ne de haklıydı oysa ki.

Şimdilerde rastgeldiğim o söylemler, o videolar, serzeniş ve savaşlar…. Tek bir soru soruyorsunuz bana yıllardır “Biz sevmeye mecbur muyuz?”

Sizleri bilmem efendiler, ben sevmeye mecburum. Ben özlemeye, o andı içtiysem ben Ankara’nın kış ayazlarında, o askerler kaldıysa karların arasında; senin benim evlatlarım yaşayabilsin diye, donarak can verdiyse Sarıkamış’ta, mecburum ben. Topları taşıdıysa, ellerindeki tek desteği ördüğü bir çift çorapsa o anaların, ben kadın olarak mecburum her zerremde yaşatmaya.

Mecburum 1 dakika siren sesinde boğulmaya. Ben mecburum hesap sormaya, ben mecburum Doğu’mdan Batı’ma herkese “halkların kardeşliği” yeminini vermeye. Bunu öğretmeye, bu sevgiyi vermeye, bu toplumu ve ülkeyi daha da ileriye götürmeye mecburum ben.

1 dakika.

Yine 1 senelik o sessizlik.

Saygılarımla…

(10.11.2014- Detailhaber.com)

Bu ülkenin gençleri

Şimdi, konumuz bu ülkenin gençliğine geldiyse ben yazarım baba !

Biz gençleri her zaman yaşlılar anlattı. Bir Haziran günü, herkes çıktı piyasaya, dediler ki; “Bu ülkenin gençliği bu!”

Gezi’de kitaplar takas edildi, müzisyenlerle şarkılar söylendi, hergün ayrı bir şenlik yaşandı…

Kafaya takmış ama bizi.

Bu ülkenin gençliği demiş;  “gezide elinde taşla, molotofla vandallık yapan değil” bu ülkenin gençliği demiş;  “etek giyerek eylem yapanlar değil.”

“Vay beee!”  diyesi geliyor insanın…

Sen bizi ne ara gördün de tespitler yaptın be baba!

“Kabataş’ta başörtülü bacıma neler neler yaptılar.” diyor…

“Camiye ayakkabıları ile girip içki içtiler.” diyor.

“Müezzin gördü.” diyor, çark yine aynı şekilde devam ediyor.

Doları kendisi yükseltiyor… Gençliğe bulaşıyor, inancıma bulaşıyor, kadınlığıma bulaşıyor…

Yine başladı aynı terane…

“Benim türbanlı bacılarımın hakkını yediler.  Benim oğlum-kızım yurtdışında okumak zorunda kaldı.”

Oysa gerçek çok farklıydı; çocukları üniversiteyi kazanacak puanı alamamıştı.

Hem, mesele senin 3 çocuğun değil ki, mesele neydi biliyor musun?

Asgari ücretle 3 çocuk diye tutturmaların, boş vaatlerin, bomboş kumpasların ve aslında yüreği masallarla, güzel türkülerle dolan taşan gencecik insanlardan korkmaların.

Haksızlıkların, insafsızlıkların, vicdansızlıkların…

Bak hocam,  sen beni bırak, sen bizi bırak.

Merak ediyorum arkasına AKP’yi almadan emek veren bir genç parti üyen  var mı?

Kafayı taktığın bu Gezicilerin %78’i herhangi bir dernek/parti veya oluşuma üye değildi.

Şimdi sen kimi suçluyorsun “vandal” diyerek?

Bu taktığın gezicilerin %96’sı sade vatandaşı temsil ettiğini söylerken sen hangi vatandaş için kürsüde asıp kesiyorsun?

Bu aklından çıkaramadığın Gezicilerin %90’ı insan hakları ihlaliyle mücadele ediyorken, sen diyorum ey devlet/ hükümet sen kimin hakkını savunuyordun ?

Bence yeter!

Bence artık bizle uğraşma, paranoyak liderliğinin yarattığı buhranlardan bunaldık. Senin imzaların ve kararların neticesiyle yaşamaya çalıştığımız bu sosyal, özel ve profesyonel hayatımızdan darlandık.

Sus, bize biraz huzur ver.

**http://www.ozgurgaste.com/2015/03/16/bu-ulkenin-gencleri/

Erkek Devlet

Meraklandıran bir soru beynimde;

“ Tanrı’nın cinsiyeti olsaydı, kesin erkek olurdu.”

Bu fikre sahip olmamda; belki de izlediğim çizgi filmlerin çok büyük etkisi var.

Hani çizgi filmlerde Tanrı’lar erkek, melekler kadındır ya…

Tanrıçaları boşverin, mitolojiye zaten hiç bir zaman ilgi duymadım.

Biraz büyüdüm… Devletleri düşündüm… Çark geriye dönmeye başladı, dişliler hareket halinde;

-Meraklandıran bir soru beynimde;

“Devlet’in cinsiyeti olsaydı, kesin erkek olurdu.”

Eğer devlet erkekse; son 12 senede kesinlikle bu davranışlarıyla özetleyecekti, “O” ebeyevndi artık.

Aslında, baba olmak kötü bir duygu olmamalı. Fakat bunca evlat kapana sıkışmış duygusuyla savaşıyorsa; fakat bunca evlat evini terk ediyor veya terk etmek istiyorsa; fakat bunca evlat bu babadan utanıyorsa, fakat arkadaşlar…

Fakat babaya karşı gelinmez duyusu bu denli sarsıyorsa evlatları; ayyuka çıkmışsa ihanet, ayyuka çıkmışsa kardeşler arası ayrımcılık, ayyuka çıkmışsa hissizlik, gaddarlık, insafsızlık…

Şey… Şimdi başka bir konudan bahsedelim…

Karen Horney, Freudyen bakışını geliştirecek bir hipotez öne sürmüştü; “rahim kıskançlığı” (womb envy) kısaca şunu söylüyordu; doğurmak eylemi başlı başına, yeni bir şey yaratmak anlamına geldiğinden; erkekler, kadınların bu dişil fonksiyonlarını içten içe kıskanmaktadır ve bu kıskançlık toplum içerisinde kadınları küçümsemelerine ve eşit haklara sahip olmadıklarını düşünmelerine sebep olmaktadır. Erkek Devlet yazısına devam et

Valentin’i Hatırla

Bir Bandista müziği, “Aşk Şarkısı” kulağımda  “Aşk bir kadim punk tutumu, kara kızıl bayrak oldu, mor, yeşil ve pembedir, aşk rengarenktir.

Kadınların kimlik ve davranış şekilleri hep devinerek gerilemiştir. Kadınlar seksapalitesi yüksek olan,  parfümler, yüzükler, çiçeklerle sevilen bir yaratıktır. Kadınların baskı altında kalmış o acziyeti, güçlü erkeği beklemekte; bu güç çoğunlukla cüzdanla ilintilendirilmektedir.

Bir yanda, Audrey Hepburn tadında parlak mücevherlerle erkeklerin peşinden koştuğu o yaratıcı senaryolar, Marilyn Monroe’nun o beyaz elbisesi, sarı parlak saçları ve kırmızı rujları. Eğer güzelseniz başka hiç bir şeye ihtiyacınız yoktu.

Diğer yanda, töre cinayetleri, kardelenlerim, mor çatı gönüllülerim ve kadını dışlayan modernize edilmiş düşünceler karşısında, vicdanınızdan başka kaybedecek bir şeyiniz yoktu.

Kapitalizm, kimliğinizi ve kişiliğinizi yok ederek güçlenecektir, farklı coğrafyalarda sizin gibilerini doğurmak için.

Ah o baldıranları size altın tabaklarla sunanlar…

14 Şubat’larda gittiğiniz o AVMlerde sunmaya devam edenler. Ofisinize gelen orkidelerde, kırmızı kutucuktaki iri pırlantanın içerisindeler damla damla…

Henüz 6.bölümünde olduğum kitaptan bir kaç alıntı yapacağım;

“…O her daim mavi gökyüzünü ve sokaklar asla sahip olamayacağınız zarif kadınlarla, sıcak yarı tropikal geceler asla yaşayamayacağınız aşklarla dolu olacak, ama siz yine de cennette, güneş ülkesinde olacaksınız.” (Fante, Toza Sor)

Ah Camilla diyesim geliyor.

Bir pırlanta diyorum, kimsenin aşkını ispat edemez.

Camilla, paranın karşılığında satın alınan o “şeyler” sana değer verildiğini göstermez.

14 Şubat Camilla, bu sevgi illüstrasyonlarına kapılma, kapital bunu hep yapar. Sadece ufak çaplı gösteriş ve şunu unutma,  gerçek duygular baldıranı barındırmaz.

Valentine ’in gününde Valentine ’i hatırla.

İdam edilişini, katledişini.

Ama sen yine de “Paran kadar sev!”

http://www.ozgurgaste.com/2015/02/14/valentinei-hatirla/

Gri

Milenyum kuşağı olduk biz, şanslı bilindik. Oysa gerçek böyle miydi ? Biz özlem duymuyor muyuz, büyüklerimizin gençliğine. Bizim gençliğimiz onlar kadar renkli mi ? Yoksa grilerin tonundan bir hayat mı cenderesine almış bizi ?

Grinin renkten öte bir psikolojik durum olduğuna inanmaya başladım.

Bir yaşam felsefesi…

Eğer gençliğiniz AKP iktidarı dönemine denk gelmiş olsaydı; siz şanslı büyüklerimiz, biz gibi olsaydınız bunun bir ideoloji olduğuna inanırdınız.

Hayatımız renkli olamadı, harçlar, beklenen hastane sıraları, ÖSS, YGS, işsizlik, rekabet…

Biz zaten renkleri en son ilkokulda bıraktık, boyama kitaplarında… O zaman da, bir yanda şirinler vardı, bir yanda Gargamel.

Büyük yanlışmış…

Örgütlü şirinlerin, Gargamel’i her defa yenebileceğini görmüştük, meğer  tek tek gömecekmişiz ilerleyen zamanlarda.

Çocukluğumuz bitti, geçtik ergenliğe, elimizde klasikler…

Doğruyu sorgulayarak öğrenecektik…

Raskolnikov daha siyahtı bizden, siyahın en derinini hissetmeliydik “hırsızlık gerçekten neden ayıp/günahtı?” ya da “değersiz! bir insanı katletmek” , bir suçun cezasını sorgularken kendi içimizde…

Suçsuzluğun cezasının “katliamlar” olduğunu öğrenmiştik.

Sivas’ı, Roboski’yi, Mumcu’yu, Ahmet Taner Kışlalı’yı, Hırant Dink’i ve nice ozanı, yazarı,  düşünürü gömdük.  Örgütlenen şirinler bir bir yokediliyordu.

Zordu büyümek bu dönemde, griler içinde beyazı bulmaya çalışmaktı sokağa çıkmalar. Oysa Gargamel yine belirdi, emirler yağdırdı etrafa “renklerin içinde yaşamayı sizden öğrenecek değiliz.”

Öğrenecek değildi de.

Saraylar boyandı, soytarılar çıktı yine sahneye. Hürmetler sunuldu, fermanlar okundu.

Şarkılar gri, heykeller, tablolar, insanlar ve meslekler gri, kadınlar ve çocuklar bile gri artık.

Siyahlar üzerimize kapanmadan…

Selametle…

**http://www.ozgurgaste.com/2015/01/20/gri/ 21.01.2014 tarihli yazım

Kandırıldık!

Öyle kolay olmadı haliyle. Dizginlemek için kadınları önce korkutmalıydılar, bazısını ürküttüler, bazısını kandırdılar,  bazısını ise sömürdüler. Bunu yuvalarında yaptılar, bunu  para kazandığı masada yaptılar, bunu sokakta yaptılar, bunu eğlendiği mekanda yaptılar, bunu televizyonlarda, dizi setlerinde, mahkeme salonunda, sınıfta genelleyelim ister misiniz? Bunu yapabildikleri her yerde yaptılar aslında.

   Kız kardeşlerine,eşlerine,annelerine, kuzenlerine, sevgililerine, teyzelerine, halalarına… Patronuna, iş arkadaşına, evlisine, bekarına, avukatına, bankacısına, çaycısına, bilim insanına, öğretmenine,temizlikçisine genelleme yapalım mı? Bunu yapabildikleri her “dişiye” yaptılar aslında.
Bana kızmayın ne olur, yüklediğim çirkin sıfattan dolayı, tdk kendisi belirtmiş zira oraya dayandıracağım mevzuyu.

   1. Erişkin dişi insan, hatun, hatun kişi, zen (Kaynak: http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&kelime=KADIN ; Erişim Tarihi: 17.11.2014) Saygıdeğer erişkin dişi insanlar ve adamlar (adam tdk’da “insan olarak çevrilmiş; http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.546a52b23fc848.45343698;Erişim Tarihi:17.11.2014)

   Yazık ki konumuz sadece bu toplumda, bir sosyolog olmadığım için teşhis koyamadığım “böylesi toplumlarda” kadına verilen değer. Bu konu öyle derin, öyle çetrefilli ki.
Mesela 8 Mart’ı bir kadınlar günü gibi algılama hastalığı başlıyor, yakındır emin olun, pırlanta ve kürklerin servis edilmesi. Unutmayın, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü, hiçbir zaman “Kadınlar Günü” olmadı ve kutlanmadı.

   Bizi diyorum kandırdılar, önce okutmadılar bizi “kardelenlerimiz” yetişti karasal iklimlerde. Amfilerde başladı sonra mücadelemiz, kadın olduğumuz için “aptal ya da inek” olmadığımızı öğretmeliydik. Sosyalleşmek istedik KYK’ya dönmeden, bir kaç bir şey içersek mimlenirdik. Korktuk.

   İş hayatına girdik sonrasında mülakatlarımız oldu, profesyonel olmayan o kurum kültürleri, kimse kimseye hakaret etmiyordu ama o cinsiyetten kaynaklanan “öğrenilmiş cinsiyet faşizmine” maruz kalıyorduk belki de. Cinsiyetinizden dolayı hareket edemiyordunuz bazen “yanlış anlaşılırsa” her zaman bir “yanlıştan” korkuyorduk, bu yanlışın ne olduğunu bilmiyorduk üstelik.

   Sosyal hayatlarda duyar olduk “karı gibi” benzetmelerini, bazen bizler bile kullanıyorduk. Bizler bile öğreniyorduk yavaş yavaş bu faşizmi, dedikodular yapıyor, farkında olmadan erkekleşiyorduk, adamlaşıyorduk, insanlaşıyorduk teoride.

   Görsel basında kozmetikle kandırdılar bence, barbi gibi davranmaya başladık,onlar gibi olmaya. En güzeli olmalıydık, tüm zamanımızı kuaförlerde geçiriyor aslında geçici yatırımlarla kalıcı olacağına inandığımız bir “dişi” haline getiriliyorduk. İrademiz dışındaydı bunlar, sıfır bedenlerimiz, lenslerimiz, kaynaklarımız, uzun tırnaklarımız.. Belki de ondandır bu erkek çocuk olma özentiliğim.

   Diziler yaptılar bizim gibi “dişi kişilikler” için, her zaman zengin bir koca vardı. Günü birlik ilişkilerle kendini daha güçlü hissedebilirdik, daha değerlenebilirdik. Güzel saatler, çantalar, şık masalarda “asgari ücretiyle” sana hizmet eden çalışanlar. En değerli olabilirdin, koparılan o çiçeklerle bile, öldürülüp sana getirilen kürkler ve kanlı elmaslarınla.

   Kandırıldık dediğime kulak asmayın, daha kötüsü de vardı. 

   Seni değerli hissettiren “adamla, erkekle, insanla” evlendin. Belki aile baskısından, belki toplumun dayatmasından, belki yalnızlık korkusundan, belki de sadece ve sadece aşkından. Kavgalar çıktı, boğazlandın bazen. Tırnaklarını geçirirken hayata, eşin tarafından yine başka bir “dişi” ile aldatıldın. Evlenmişsin bir kere, toplum ve aile girdi yine devreye. “Yuvana” döndün. Anneydin çünkü tüm sorumluluk yine yıkılmıştı. Yuvayı dediler “dişi” kuş yapar. Ama yıkan kimdi anlatamadın hiç.

   Durun daha kötülerini de yaşadık. Bazen karşımda “kadın hakları konusunda” atıp tutuyorsunuz ya, eşit haklara sahip olduğumuzdan mesela. Kadınların da yönetici olduğundan, seçme/ seçilme, aslında birincil insan haklarından… Konu bu kadar yüzeysel değil arkadaşlar, başka bir konumuzda kadın cinayetleri…

   Konu yine kendi ailesi tarafından öldürülen/hapsedilen/terkedilen kadınlar. Konu paha biçilemeyecek kadar parası olan kadınların da dayak yemesinden,okuma yazma bilmeyen kadınlarında…

   Konu tdk’da kadın tanımının “annelik, dişilik, evcilik” gibi rollerle tanımlanmasından.

   Konu hala benim buraya “kadını” anlatmamdan. 

   Konu daha 2 ay öncesine kadar “bir botokslu kadının, konuk bir katil “adamı/erkeği/insanı” ekranda aklaması, kadın cinayetlerini sindirmeye çalışması” şu lanet olası reyting uğruna.

   #Saygılarımla 

Hoşgeldim

Yazıma başlamadan önce Detailhaber.com ekibine desteklerinden dolayı teşekkür ederim.

10 Kasım. Yas günü, siren seslerine karışan korna sesleri ve kanımı her sene olduğu gibi donduran o yas duygusu. Bu hissiyat bir özlem, bu hissiyat bir tutku, bu hissiyat çocuklukta tanıdığım, fikirlerine inandığım, bugünlerimde emeği olan, bilim adamı, edebiyatçı, matematikçi, düşünce adamı, komutan ve lideri kucaklama isteği.

Harf devrimim benim, batılılaşmam, özgürlüğüm, kurtuluşum emperyalizmden, sanayileşmem, köy enstitülerim, kadın haklarım, seçme ve seçilme iradem, fikirlerim ve aslında devrimim benim.

Bir Sartre gibi, bir Cem Adrian gibi, bir Fidel gibi, bir Lenin gibi…

“…Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk… Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli ALFABE’yi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli ABECE’ye geçilen Harf Devrimi başta olmak üzere, bir dizi çağdaş ve aydınlanmacı cumhuriyet devrimlerini bu kadar kısa sürede biz asla başaramazdık. Atatürk sosyalist olsa da aynı şeyleri yapardı. Kendinize başka esin kaynağı aramayın… Büyük bir deha ve komutan olan Kemal Atatürk’ün kıymetini bilin ve kendinize başka önder, yol ve yordam aramayınız…”  diyen Fidel ne de haklıydı oysa ki. (Kaynak: http://www.dursunozden.com.tr/?p=2448; Erişim Tarihi:10.11.2014)

Şimdilerde rastgeldiğim o söylemler, o videolar, serzeniş ve savaşlar…. Tek bir soru soruyorsunuz bana yıllardır “Biz sevmeye mecbur muyuz?”

Sizleri bilmem efendiler, ben sevmeye mecburum. Ben özlemeye, o andı içtiysem ben Ankara’nın kış ayazlarında, o askerler kaldıysa karların arasında; senin benim evlatlarım yaşayabilsin diye, donarak can verdiyse Sarıkamış’ta, mecburum ben. Topları taşıdıysa, ellerindeki tek desteği ördüğü bir çift çorapsa o anaların, ben kadın olarak mecburum her zerremde yaşatmaya.

Mecburum 1 dakika siren sesinde boğulmaya. Ben mecburum hesap sormaya, ben mecburum Doğu’mdan Batı’ma herkese “halkların kardeşliği” yeminini vermeye. Bunu öğretmeye, bu sevgiyi vermeye, bu toplumu ve ülkeyi daha da ileriye götürmeye mecburum ben.

1 dakika.

Yine 1 senelik o sessizlik.

Saygılarımla…

**11 Kasım 2014 tarihinde detailhaber.com’da yayınlanan yazımdır.