Kategori arşivi: İş Hayatı

İş ilanları ve Çalışan Deneyimi Ölçümlemesi (İdea)

Bir sabah uykumdan bir fikirle uyandım. Kısa örneklerle anlatacağım.

İş hayatımın ilk 4 senesinde global firmalarda çalışan biri olarak; Garanti ve İng Bank’ın kurumsallığını daha şimdilerde anlayabildiğimi iletmek isterim. İnsanların neden bunca mobinge ses çıkarmadıklarını derinlemesine anlıyor ve maalesef hak verecek noktaya geldiğimi de söylemek isterim. ( Bu konuda yazdığım o deneyimi şuradan okuyabilirsiniz.) İş ilanları ve Çalışan Deneyimi Ölçümlemesi (İdea) yazısına devam et

kapitalizmi derinlemesine hisseden beyaz yakalar: bankacılar

Kapitali savunabileceğim hiç bir durum ya da olay olmamıştır bu yaşıma kadar. Bir İİBF’li olarak yapmak zorunda olduğum meslek (tercih şansım olmadan) “bankacı”lıktı.

Yavaş yavaş girdim işin içine, basit taşıt kredileri ile başladım sonra özel bir bankada şubede en tehlikeli bölüm olan “bireysel bankacı” oldum. 2 sene çalıştım. kapitalizmi derinlemesine hisseden beyaz yakalar: bankacılar yazısına devam et

cumartesi

Cumartesi kabusları: beyaz yakanın kabusla imtihanı

Bakın, en başta bu şekilde konuşmamıştık ama…

“Hayır Özlem Hanım, eksik faiz yatırılmış.”

Bir taraftan telefonların çalması ve aynı anda her iki telefona da cevap vermeye çalışmam sonucu, karşımda gözlerini açan müşterimi görmem üzerine, masama kusmamla uyandım güzel bir cumartesi sabahına.

Neyi düşündüm ve idrak ettim biliyor musunuz?

Asla sahip olamayacağımız hayaller kurduruyorlar ve sonra bugünlerimizi ziyan ederken adına”kariyer planlaması” diyorlar. Öğretiyorlar ve biz farkediyoruz ki, iyi bir işe sahip olursak sonucunda iyi bir eş ve çocuklarımız da olacak.

İyi derken baba?

Para yani,kariyer anlamında kişiliğini yitirmene “profesyonellik”, yalakalık yapmalara “esneklik” fazla çalışmalara da “hırs” diyorlardı.

Tüm sektörlere yönelik bu yazdıklarım. Hiç bir zaman, o büyük göbekli patronlara boyun eğmeyen adamların hayatı film yapılmadı, kitap yazdırılmadı. Tüm bu sistemi reddedip daha çok özgürlük ve daha az kredi kartları/ harcamalar/ tüketim ve aslında dışarıdan bağımsız yaşam tarzı gösterilmedi.

düzgün ve ahlaklı insanlar hep beyaz gömlek ve temiz takım elbiseler giyerdi.

Peki ya çöp toplayan ya da evsiz kalan o amcalar?

Neden bu insanlar başarısızlıkla itham edilirken, anası babası tarafından kazandırıldığı okul ve el altından verilen cv ile koltuk sahibi olan ve aslında o koltuğu kaybetmemek adına kişiliğini yitirmiş, hayatını mahvetmiş ve aslında babalar, kendini hiç keşfedememiş,hiç sarhoş olamamış veya hiç Suriyeli çocuğun gözyaşını silememişti.

Okulda  sosyoloji hocam vardı, bu hikayeyi hep anlatırım. “İleride yönetici olacaksınız, önünüze özgeçmişler geldi. Satış için nasıl bir adayı tercih edersiniz.”

Ben sazan tabi, illa sivrileceğim ya.

“Hocam,yani eğer satışsa, güzel olacak, bakımlı, temiz, diksiyonu da düzgün olacak..” Adam üzüldü , ben gibi 3-5 arkadaşta aynı şeyleri söyleyince.

Hepiniz psikopat olmuşsunuz arkadaşlar…

“Kurumu iyi temsil etmeli, dürüst olmalı, ürünü iyi bilmeli….” bunları söylemeniz gerekirdi. Ne arıyorsunuz siz ? Bir adayda neden güzellik arıyorsunuz?

Halo etkisi deniyormuş buna da,adayın ilgisiz bir özelliğinin ön plana cıkması.

Halo etkisine fazla kapılmış bu dünya. Sıyrılmak gerek.

Özgürlük uğruna…

Sevgilerimle,

Bazen aptallaşırsın

Telefon çaldı “Kızılay Şube Müdürü Berivan ben.” Sesi çok enerjik, duyduğum gibi etkilendim. Evet, görüşelim.

Odasına girer girmez sarılmıştı müdürüm. 3 ablası olan birinden daha iyi bilen olmaz bu duyguyu, “ben çok şey ögrenmek istiyorum.”
-Öğreneceksin.

Renkler ve müziklerden ilham alan biri olarak ben, sektörde ne kadar başarılı olacağımı düşünmedim. Tek amacım vardı “öğrenmek.”

Zaman geçti, Müdürümün yokluğunu hissettiğim tatil dönüşünde gözyaşlarıma hakim olamıyordum. Tek bir şey söylemişti “vazgeçme.” O dediyse, vazgeçemezdim.

Kapital merkezli bu döngü içerisinde 18.00 olunca saat kapital yarış başlar. Gün boyu derler “ne yaptın?”

Kredileri, kredili mevduat hesaplarını ya da normal mevduat hesaplarını ya da her neyse işte bunları satabilmenin tek yolu vardı. Güven algısı…

Her satışın bir kalitesi, yaratması gereken farkındalığı olmalıydı. Masadan kalkan her müşteri talep ettiği ürünü veya diğer ürünleri bilmeliydi. Kafası karıştığı her durumda arayabileceği bir danışmanı olmalıydı. Ben müşteri olsam öyle isterdim en azından.

Aslında her bankacı, üründen önce güven satmalıydı. Ama bilirsiniz, kapitalizmde duygular 5 para etmez.

Bazen aptallaşabilirsin, rekabet ortamında canavara dönüşebilirsin mesela 4 sene boyunca kulaklarına kazınan “iş birliği” kavramı olur mu sana “iş yükü”

Olur.

Neyle savaştığını bilmeden savaştığını farkedersin, bazen müşterilerle, bazen hedeflerle bazen sabrınla ve iradenle… Sen şuursuzca savaşırken, sistem cebine 3 5 kuruş fazla para koyabilir. Bu düzende emeğin bir karşılığı olmadığı gibi senin karşında bir vicdan ve etik değerler bulunmalıdır.

Daha fazlasını yapmalısındır.

Daha fazla çırpınmalısındır.

10 isen 15 olmalısındır.

Sen para kazandırmalısındır.

Ya aptallaşırsın ya da canavarlaşır.

Kapitalizm.

Seni her şeye alıştırır.

Saygılarımla…

Umutsuzluğun Realitesi

Merhaba,

Size umuttan bahsetmeyeceğim bugün ve karşımda umuda dair en ufak cümle kuranları affetmeyeceğim. Neyi düşündüm biliyor musun? Yaşam kalitemizi, bu uçurumları, bu haksızlıkları ve aslında bencil olduğumdan mıdır bilmem, öğrencilikten sonra hakettiklerimi ve var olanları.

Biliyorsunuz, son zamanlarda Behzat Ç.’ye kafa  yorar oldum, orada bir replik vardı, bu rahatsızlığı o replik öyle güzel teşhis etmişti ki…

“Sen, olması gerekende yaşıyorsun Behzat. İdealdesin sen, hayaldesin. Ama var olan bir hayat var ve orada haksızlık var, yolsuzluk var, adaletsizlik var.”

Ne güzel değil mi? Hepinize önemli olduğunuz anlatıldı, parayla başarılı olacağınız, ne kadar statü alırsanız o kadar değer göreceğiniz… Sonra bunlara inandınız. Sonra ona göre yargıladınız insanları. Parası olmayana bırakın insanı, müşteri olarak bile bakamadık bir zaman sonra, haksız mıyım? Öyle yapmadın mı? Masanıza oturdu yeni arkadaşlarınız, baktınız kılığına bundan bir şey olmaz.. Yalan mı, demediniz mi? Ben mezun oldum okuldan, iş görüşmelerinize aldınız, ya yüzük parmağıma baktınız ya da cazgırlığıma, cv.me baktınız hemen tanıdınız beni. Yeteneğimin ne olduğunu anladınız ve hemen yapıştırdınız suratıma “sen bu işi yapamazsın.” Noldu, yapabilen birini bulamadınız mı yoksa? Sonra kafanıza göre izinler verdiniz, kafanıza göre maaş verdiniz, kafanıza göre belirlediniz standartlarımızı, her şeyi bıraktınız kafanıza göre seçtiniz iş arkadaşlarımızı.

Sadece verimlilik isterken siz, bizi harcadınız aslında.

Yeteneklerimizi…

Emeklerimizi.

#iyiUykular

“Kaos” diyen çalışan

Merhaba,

Geçen iş arkadaşım Dilek’le oturduk, kendimizden ve tabi ki iş hayatımızdan bahsediyorduk. Sonra bizlerde bir ampül yandı “acaba, kendimiz gibi çalışanlarımız olsaydı ne tepki verirdik?” Dilek’in ilk eleştirisi düşünsene sana sürekli ” Özlem Hanım kaos, kaos istiyorum. Hayatımda her şey çok standarda bağlandı, bir çatışma gerek…”

Aman Tanrım. Kabus kelimesinin reeldeki karşılığıydı bu bence. Çatışmaları çözelim derken psikopatta olmayaydık eyiydi aslında. Olsun, hallederiz.

2 yeni felsefemden bahsettim. İşlemleri çözme ve kendini rahatlatma açısından önemli dinamikler.

  1. Hallederizcilik: Bu kelimeye güvenmiyor kimse. Ama hallederiz felsefesi size farklı bir güven duygusu yaratıyor. Her şeyden önce o işin tamamlanmasını algılıyorsunuz. Ne olursa olsun, her ne sorun çıkarsa çıksın ” hallederiz.” Bunu sevdim.
  2. Yapacak Bir Şey Yokculuk: Bazen kontrol sizden çıkıyor, çaresizce süreci izliyorsunuz. Bu çaresizlik iş akışı açısından yavaşlık ve iş arkadaşlarınıza karşı güvensizlik doğuruyor. Bu durumlarda gerçekten “yapacak hiç bir şeyiniz” kalmıyorsa bu sıkıntıyı kabullenmeye başlıyorsunuz. Çünkü bazen yapacak bir şey yok.

Bunlardan hareketle empati yetimi, kendimi bunaltmadan geliştirmeye çalışıyorum. Kendimi sorgularken daha objektif bakma fırsatı buluyorum. Çevremden gelen geri bildirimlere hala çok açık olmadığım için ne kendimi sürekli yermenin ne de övmenin faydalı olacağını zannetmiyorum. Zamanla diyorum, bu geri bildirimlere açık hale gelebilirim.

Dün bir kitap aldım “liderlik yolculuğu” Vedat Erol kaleme almış. İçerisinde insanı harekete geçirecek sorular var onları sorgulayarak kendinizi eleştiriyor ve eksik yönlerinizi görerek, onarmaya çalışıyorsunuz. İlerleyen zamanlarda faydalarını anlatacağımdan eminim şahsen 🙂

Kafaya bir şey takmıyoruz her ne olursa olsun…

#Hallederiz

Bol Satışlar

Kredilerim ve Stresinin Yönetimi Üzerine

Resim

1. Aşama: Kredi İşlemleri

Satışı kesinleşmiş müşterimizi masamıza davet ederek süreci başlatıyoruz. Bilgileri ilk ağızdan alıyor, esgm sisteminden SGK bilgilerini teyit ederek sistemimize girişi yapıyoruz. Aslında iş çok basit, kredi gir, onay bekle falan filan. Oysa stresli olan kısım zaten işin işleyişi değil, bu çoklu sektörün iç içe girmiş, tüm damarlara “hız” faktörü sızdırılmıştır. Satış hızdır, hız paradır bir çok sektörde. Hız müşteri kazanımı, hız banka imajıdır.

Her meslekte olduğu gibi stresin dozu son noktadır bizde de. Müşteri vardır, müşteri vardır. Kimisi faiz oranına önem verirken, kimi için yarım saat içinde imza almak, hem de bayide 🙂 bu güzel bir hizmettir aslında. Müşteri kısmı tamam ama bu defa da satışla ilgilenen danışman arkadaşlarımızın hız tutkusu girer devreye. “Hadi özlem, onaylat nolur” iyi ama sistemle konuşamam ki 🙂

Sinirler gerilebilir, hoşgörü her zaman kazanabilir aslında,.

“Hiç kimse kendinden menkul bir Ada değildir; herkes Kıtanın bir parçasıdır, bütünün bir parçası; eğer deniz bir parça toprağı alıp götürse, Avrupa eksilmiş demektir…”
John Done

Alıntı derin oldu fakat son haftalarda yaptığım meditasyonlardan, zihnimi boşaltmaya, sinirlerimi yatıştırmaya çalıştıktan sonra tekrar söyledim kendime. “Sen leopar karşısında kalan bir geyik değilsin, bu stres seni başarısızlığa götürür.”

Nope, pls calm down lem.

Sevgilerimle

Liderlik

image

Gece gece yine telefona sarıldım sizler gibi, e-kitabım, el kitabım, başucu kitabım “savaş sanatı”m.
Askerlikle en ufak bir bağlantı kuramadığım bu kitabı hep iş, sosyal ve özel hayatımda farklı açılardan bakarak, sonuca daha çabuk ve verimli şekilde ulaşacağımı düşünerek devam ediyorum. Her paragrafta büyüleniyorum, o da işin hedonik kısmı zira gözlerim önemlidir her zaman.
1_güven: askerle komutan arasında kurulması gereken en önemli duygu. Bir yöneticiden beklediğim, saygı duymamı sağlayacak tek şey, oysa yine karamsarlık yükleyeceğim ki, business life dedikleri o camlı odalarda güven sadece zarftan ibaret…
_Bize guvenin efendim firmamız her zaman müşterilerine değer olarak bakıyor…
Zarf olduğunu söylemiştim.

Güveni veremediğiniz ekibiniz hem kısa vadede firmaya, uzun vadede çalışana zarar verecektir. Motive edilmeyen, eleştirilmeyen, yönlendirilmeyen çalışandan verim alamayacak, üstelik yanlış yönetici ile çalıştığı için yeteneklerinden bihaber yaşamaya devam edecektir.

Güvenilmeyen insan yalan söylemeye meyilli olacak, korku/baskı kaynaklı davranış sergileyerek ay sonu yatan maaş ve prim odaklı_en maliyetli şey dediğim_ zamanı zayi edecektir.

Her çalışan, bir yönetici için evlattır. Onu yönlendirmekle, en iyisini öğretmekle ve yapılan hataları düzelterek kaybı sonrası için minimize etmekle görevlidir.
Yoksa bu güvensizlik/motivasyon eksikliği duygusu onarılmadıkça personel devir hızınız artacak, verimlilik kuvvetle muhtemel düşecektir. Insan viraldir. Etkilenir, özdeşim ve empati kurar.

Her insan hem firma hem de kendisi için bir değerdir.

Sevgilerle

Sun Tzu = (Marka Stratejileri vs İnsan Kaynakları)

Sun Tzu, Çinli bir general olup, askeri hiyerarşiyi ve aslında “Savaş Sanatı”nı yazarken, savaşın ne olduğunu,  kazanma, kaybetme, silah ve güç kavramlarının  üzerinde durmuştur. Özet olarak, Sun tzu’ya göre savaşta hiç bir zaman kazanan olmadığı, savaş eyleminin maliyetli ve her iki tarafında kaybıyla sonuçlandığından söz etmiştir. Asıl irade, savaşmadan kazanmaktır. Bunun için, düşmanı tanımak, dolayısıyla öncelikle kendi gücünüzün farkında olmanız gerekmektedir.

Biz adı geçen bu yapıtta, ‘mücadele’ kavramı altında gelişen bölümü irdelemek ve marka kavramına uygulamak istiyoruz. Sun Tzu’da belirtilen düşmanlar, günümüzün rakip markalarıdır. Üstünde özellikle durdugu savaş alanı, acımasız rekabet pazarıdır. O dönemde kullanılan silahlar, araç gereçler, tüm lojistik etkinlikler, günümüzün ‘tanıtım araçları ya da iletişim kanalları’dır. Savaş alanı için yapılan harcamalar, markalara ‘değer’ katmak için yapılan çalışmalardır. ( Ilıcak, G ve Özgül R.  Erişim Tarihi: 17.05.2013, http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/C3S1Sosyal/95.pdf.)

Bilimsel belgemizi ortaya koyup, mevcut durumuzu ele alalım; işsiz kavramını bir kenara atıyor “henüz bir işe sahip olmayan” sıfatını karşılayacak olan “biz” zamirini kullanarak ilerliyoruz.

Biz; eğitim sürecimiz boyunca, mezuniyetten sonra bu sürecin geleceğini biliyor, anlıyor ve algılıyorduk da. Bu süreç için, derslerimizi notlar almak için değil anlamak, kendimizi geliştirmek, olayları/durumları farklı perspektiflerden görebilmek için uğraşıyorduk.

Derin bilgi, sıkıntıyı sıkıntının oluşmasından önce.
tehlikeyi tehlikenin oluşmasından önce, yok olmayı yok
olmadan önce, belayı bela gelmeden önce kestirebilmektir. 

Sun Tzu/Savaş Sanatı

     Biz; tek noktaya kanalize olmadan “farz-ı misal; işletme okudum bankacı olacağım.” değil, sermaye piyasaları, hukukun bazı alanları, pazarlama bileşenleri, insan kaynakları, organizasyon gibi bölümle yakından ilgili alanlardan ziyade, fotoğrafçılık, müzisyenlik, meditasyon koçluğu, yazarlık, grafikerlik, empati geliştirme, enstrüman çalabilme gibi hobilerle uğraşıp, düzene de karşı çıkıp, kendi kahramanımız olmuştuk ki sabırlı olmadan bir işte yetkinlik kazanılmayacağını öğrenmiştik.

Güçlü davranış, beden tarafından zorlanmadan
önce bedeni eğitmekte, zihin tarafından idare edilmeden
önce zihni hazırlamakta, dünya tarafından yönetilmeden
dünya üzerinde çalışmakta, görevlerin baskısı altında kalmadan görevleri yerine getirmektir.

  Sun Tzu/Savaş Sanatı

     Biz; en zor zamanlarda umudu yitirirsek, hiçleşeceğimizi, kendine inanmayan bir insan olmanın erdemsiz, saygısız bir davranış olduğunu bilirdik. Okulun ilk günü, ailenin yanından ayrıldığın o ilk günler. Yalnızlık, sen kendini koruyamazsan, kimse koruyamayacak, tanımadığın insanlarla konuşursun, tanışırsın, sevmezsin ama hoşgörüyü öğrenirsin. Sevilmezsin ödevini farklı yaptın diye, azarlanırsın kapıyı iki değilde üç kez çaldın diye susarsın, bu hayat senin hayatın, çok tökezlersen her defasında kalkamazsın çünkü. Öğrenmiştik; bu sefer okuyarak değil, deneyip  yanılarak, deneyip kazanarak nihayetinde.

Derin bilgi prensibi ile sıkıntıyı düzene, tehlikeyi
güvene, yok olmayı varolmaya, belayı başarıya döndürebilmek mümkündür. Güçlü davranış ile beden uzun ya-
şama, zihin ile derin düşünce yeteneğine, dünya barışa,
görevler başarıya kavuşturulabilir.

Sun Tzu/Savaş Sanatı

    Biz adı geçen bu yapıtta, ‘mücadele‘ kavramı altında gelişen bölümü irdelemek ve marka kavramına uygulamak istiyoruz. Sun Tzu’da belirtilen düşmanlar, günümüzün rakip markalarıdır. Üstünde özellikle durduğu savaş alanı, acımasız rekabet pazarıdır. O dönemde kullanılan silahlar, araç gereçler, tüm lojistik etkinlikler, günümüzün ‘tanıtım araçları ya da iletişim kanalları’dır.

Savaş alanı için yapılan harcamalar, markalara ‘değer’ katmak için yapılan çalışmalardır. ( Ilıcak, G ve Özgül R.  Erişim Tarihi: 17.05.2013, http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/C3S1Sosyal/95.pdf.)

Şimdi tekrar ediyorum; mücadelemiz; inancımızı koruyarak, özgüvenimizi her defasında update ederek “istediğimiz ve başarılı olabileceğimiz iş” bulabilmek.  Düşmanlar; tembellik, körelmek, insanlara bakıp imrenmek, kıskanmak, kendinizi başarısız hissetmek gibi. Savaş alanı; kariyer, yenibiris, secretcv ve devamı iş görüşmeleri, kendimizi dürüstlükle anlatmak zorundayız. Biz kimiz? Neyiz ? Neden biz’iz ? Silahlar; sahip olduğumuz ve olacağımız; dil gelişimi, ilgi alanları, yetkinlikler, kişilik, referanslar, okul, projeler gibi.

Savaş alanı için yapılan harcamalar, hayatımıza değer katmak için yapılan çalışmalardır.

Saygılarımla